Dolar Alış:    Dolar Satış:   Euro Alış:   Euro Satış: 
Bugün
01 Ağustos 2010 Pazar
01:03 İsmet Güvendi Ameliyat Oldu-   00:14 Şadı Köyünde Görkemli Düğün-   23:52 Isız Dere Yolu Ulaşıma Açılıyor-   18:41 Çatakçayır Şadı Cami İbadete Açıldı-   01:38 Düzcede Düğünümüz Var-   18:49 Rabiye Güvendi Ameliyat Oldu-   14:17 Depealan Piri-   10:39 Miraç Kandiliniz Kutlu Olsun-   00:48 İsmet Aydın Hedeflerini Açıkladı-   22:32 Çatalağaçta Kooperatif Toplantısı-  
Ana Sayfaya Dön   Facebook'ta Paylaş  
PİCOĞLU OSMAN

Detaylar

05:45:00

2009-06-08

Editör

857

İletişim Kutusu

Google Bookmarka Ekle Digg Profiline Ekle del.icio.us Profiline Ekle

Picoğlu Osman 1317 (1901) yılında Görele nin Daylı köyünde dünyaya geldi, iki defa evlendi, ilk evliliğinden üç kızı, iki oğlu oldu.

KEMENÇENİN ORDİNARYÜSÜ PİÇOĞLU OSMAN (GÖKÇE)
Picoğlu Osman 1317 (1901) yılında Görele nin Daylı köyünde dünyaya geldi, iki defa evlendi, ilk evliliğinden üç kızı, iki oğlu oldu. Oğulları Ali ve İsmail rahmetli olmuşlardır. Kızlan ise hayattadır, ikinci evliliğinden ise, çocuğu olmamıştır. Babası İsmail Efendi de kemence çalardı. Kemençeyle ilk tanışması babası sayesinde olmuştur. Küçük yaşta babasını kaybedince o yılların en ünlü kemence üstadı Karaman Halil Ağa nın (Kodalak) yanında iki yıl kadar keçi çobanlığı yapmış, bu sayede kemence çalmasını da öğrenmiştir. Üstün zekası ve kabiliyeti nedeniyle çok kısa zamanda bilgi ve görgüsünü geliştirmiştir.
Niçin Picoğlu?
Karaman Halil Ağa, Osman a hemen hemen tüm bildiklerim öğrenmişti: Tuzcu oğlu Horon Havası hariç... Malum, her ustanın çok önem verdiği bir şeyi kimseye öğretmeyip, kendisine saklaması bizim geleneklerimiz arasındadır. Karaman Halil Ağa, Osman ı çok severdi, ama kıskanırda da "Tuzcuoglu Horon Havası"nın üstüne de çok titrer, onu kimsenin öğrenmesine tahammül edemezdi. Osman bu ya, zeka ve kabiliyet Allah vergisi! Şeytana pabucu ters giydirecek kadar da kurnaz ve muzip... Ne pahasına olursa olsun, bu havayı öğrenmeyi kafasına koyar Arkadaşlarıyla bir plan yapar. Plan şöyledir: Osman bir köprünün altına saklanacak, arkadaşları da Halil Ağa ya Ağa, hele şu Tuzcuoğlu nu çal da dinleyelim diyecekler. Nitekim plan aynen uygulanır. Ağa, kemençenin yayına öyle bir coşkuyla asılır ki, Osman ın köprü altında saklandığını ruhu hile duymaz. Osman ise, pür dikkat noktası noktasına bu havayı kafasına yerleştirir. Artık her şey tamamdır. Başka bir gün Şalaklı da bir düğünde Osman, Halil Ağa nın yanında bu havayı çalınca kıyamet de kopar. Kan beynine sıçrayan Ağa, belindeki tabancayı çektiği gibi: Ula ben saa (sana) her gaydayı öğrettim, bunu da mı çalacaktın piçoğlu piç! diye küfürü basar. Tabancanın tutukluk yapmasıyla Osman canını kurtarır. Kurtarır kurtarmasına da, bu olaydan sonra da Piçoğlu Osman lakabıyla anılmaya başlar. Lakabı üzerinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunları şöyle bir tahlile tabi tutalım.
Piç kelimesi Şemsettin Sami nin Türkçe Lügati nde şöyle tanımlanıyor:
1. Meşru olmayan ilişkiden, nikahsız anne ve babadan doğan çocuk
2. Her şeyin ufağı, tamam olmayanı, eksik kalmış olanı, aslına ve nesline benzemeyeni
3.Ağacın kökünden biten sürgün 0
4. Ahlaksız, arsız (çocuk insan)
Merhumca takılan Piçoğlu lakabının kelimenin birinci anlamıyla uzaktan yakından alakası yoktur. Babası bellidir. Adı da İsmail Efendi dir. Bu lakabın nasıl oluştuğunun kısa hikayesin! De yukarıda anlatmıştık. Tamamen bir kızgınlık ifadesi olarak ahlaksız, arsız çocuk" anlamında söylenmiştir. İnsanlara, davranışları, fiziki yapıları veya herhangi bir olay nedeniyle lakap takılması dünyada yaygın olarak görülen bir durumdur. Bunların içerisinde insanları onurlandıranlar olduğu gibi toplum yapışma ters düşen imajlar doğmasına sebep olan gülünç, argo ve müstehcen lakaplar da maalesef kullanılmaktadır. Tarihimizde önemli mevki-makamlara gelmiş şahsiyetlerin de bu lakaplardan nasiplerini aldıkları bilinmektedir: Damat Öküz Mehmet Paşa, Tabanı Yassı Mehmet Paşa. Kethüda Cenaze Hasan Paşa, Karahisarlı Akkulak İbrahim Paşa gibi... Zamanla bu lakaplar müstear hale gelmekte, sahipleri tarafından da ister istemez benimsenmektedir. Piçoğlu lakabı da anlaşıldığına göre müstear hale gelmiş, merhum tarafından da benimsenmiştir. Taş Plak diye tabir ettiğimiz plaklarında da türküye başlamadan önce kendisin şöyle takdim etmektedir: Picoğlu Osman tarafımdan Giresun Karşılaması Picoğlu lakabının asla, yaygın olarak bilinen anlamda kullanılmadığım biz Giresunlular biliyoruz. Bunun bir kızgınlık ifadesi olarak söylendiğim, zamanla Merhum tarafından da benimsendiğim izah ettik. Sadi Yaver Ataman, Halk ona Picoğlu diyor. Aslında Bicioğlu Bicoğlu olması gerekir diye yazmaktadır. Bunu da Orta Asya Türklerinin oyun havalarına Bi ve oyuncuya da Bico dediklerine dayandırmaktadır. Nitekim müstehcenlik taşıyan bu lakabın T.R.T ekran ve mikrofonlarından izahının güç olacağı düşünülerek: Bicoğlu Osman veya Osman Bicioğlu ndan alınan bir Giresun Türküsü... şeklinde anons edildiği görülmektedir. Bunu bir incelik olarak değerlendiriyoruz. Picoğlu Osman, orta boylu, etine dolgun ve tombul yüzlüydü. Çok içki içerdi. Rakıyı çok severdi. İçki bulamadığı zaman, acı soğan ve acı biberle kendini tatmin ederdi. Bol biberli karalahana kaynatmasına bayılırdı. Şaka yapmaktan çok hoşlanırdı. M. Sırrı Öztürk bir anısını şöyle anlatıyor: Çok ufaktım. Yanı sıra düğünlere giderdim. Fakirlik (1945–1946) zamanları... Tahtadan bir davul yaptırmıştı. Ekmeğini, çökeleğini, soğanını, rakısını ve kemençesini özenle yerleştirdiği bavulunu, sırtına yükler ve gideceği yere öyle giderdi. O zamanlar Çömlekçi de beton köprü yoktu. Dal köprü vardı. Karaburun a düğüne gidiyorduk. Köprüden geçerken her zaman olduğu gibi beni omuzuna aldı. Tabi sırtında da koca tahta bavul... Köprünün ortasına geldiğimizde, şöyle bir durdu, bir kaç saniye soluduktan sonra bana dönerek: Ula torun eyi bir hamal buldun! dedi. Atma türküde ustaydı. Her duruma her şekle göre rahatça türkü yakardı. Bu dalda Karadeniz Bölgesi nin gelmiş geçmiş en büyük ustalarındandır. Bu yeteneği sayesinde en zor durumlardan kazasız belasız kurtulmayı başarırdı. Picoğlu, cömert ve gözü tok bir insandı. M. Sırrı Öztürk. Bakın bu konuda neler söylüyor: Onun yaptığı düğünler çok kalabalık olur, adeta Cumhuriyet Bayramı havasına bürünürdü. Yakın köylerde o tarihlere denk gelen düğünler olursa. Hemen tehir ederler, onun yönettiği düğünlere gelirlerdi. Onsuz bir düğün dernek düşünülemezdi. Vakfıkebir, Beşikdüzü, Tonya gibi uzak yerlerden de düğünlere çağrılırdı. Eğer o sıralarda kendi köylülerinin de düğünü varsa, tehir ettirir tabir yerindeyse, kaçanı kovalamak için uzak yerleri aradan çıkarmaya bakardı. Bu teklifi seve seve kabul edilir, ancak köylüsünden de para almaz, bahşişlerle yetinmeye çalışırdı. Bu bahşişlerden bana da verir, bir nevi beni teşvik ederdi. Tabi dünyalar da benim olurdu. Bugün bir yerlere gelebilmişsem, Picoğlu na çok şey borçluyum. Allah rahmet eylesin! Adeta alamet-i farikası olan kasketini mecbur kalmadıkça basından hiç çıkarmazdı. Bu kasket kendisine ayrı bir hava verirdi. Çok da yakışıklı idi. Kılık-kıyafetine özen gösterir, o günün modasını takip ederdi. Her Karadeniz delikanlısı gibi bıçkın ve çapkındı da...Şakayı çok severdi. Çarpık bir duruma veya muameleye maruz kaldığında, yan şaka, yan ciddi küfürle karışık cevabı hemen yapıştırırdı. Yine M. Sırrı Öztürk ü dinleyelim: Bir gün Tirebolu ya ağaların düğününe gitmiştik. Yan yana dizilmiş masaların çevresinde altmış kadar davetli var. Tam bir ağa sofrası. Sadece kuş sütü eksik. Picoğlu, elinde kemençesi yine her zamanki gibi döktürmekte. Yanında oturmakta olan bir arkadaşı da rakı kadehim ve peşinden de çatalına daldırdığı bir dolmayı Picoğlu nun ağzına tıkmaktadır. Kemence çaldığından eli meşgul olan Picoğlu na güya yardımcı olmaktadır. Bir kadeh rakı, bir adet dolma... Bu hareket üç defa tekrarlanınca, Bicoğlu nun kemençeyi bırakmasıyla, arkadaşının elini yakalaması bir olur ve Ula. Oğlu, senin bu çatalın ucu hiç tavukla, köfteye batmaz mı? Hep dolma, hep dolma. Bana bir garezin mi var diye patlar. Picoğlu Osman a Colombia Plak Şirketi ne Taş Plak diye tabir edilen plaklardan dört adet yapmıştır. Plaklara okuduğu türküler: Giresun Karşılaması (Altunu Bozdurayım), Irmağın Kenarında, Tamzara,  Giresun Eşref Bey Sarkışı, Fadime, Trabzon iskele Kahya Havası, Romiko, Trabzon Sıksara Horon Havasıdır. Bunlardan; Giresun Karşılaması, Fadime, Geminin içineyim ve Eşref Bey Sarkışı T.R.T. repertuarındadır.En son olarak Kayaköprü köyünde Polis Memuru Niyazi nin düğününü yaptı. Daha sonra hastalığı iyice artmaya başlar Vakfıkebir e doktora gider. Doktor, Seni iyi edeceğim! der. Tabi, inanmaz. Çünkü içinde bulunduğu durumun vahametini iyi biliyor. Hastalığı Siroz Doktora boşu boşuna para kaptırmaya da niyeti yok. Buna rağmen sınamak için sorar: Yüz bin lira verirsem (o gün için servet...) beni eski Osman yapar mısın? Tabi, doktor bir cevap veremez. Daha sonra, hastalığına çare bulabilmek için iki defa Istanbul a gidip gelir. Bu arada, son olarak şu türküyü attığı söylenir:
Soğuk soğuk sulardan
içtim ufağım içtim
Ağladı da dedi ki;
Bu dünya bizden geçti!
Fındık dallarının yeşerdiği, rengarenk çiçeklerin açtığı, kuş cıvıltılarının neşe saçtığı, çisil çisil yağmurların topraktan bereket fışkırtmaya hazırlandığı ilkbaharsın son günleridir. Yaz mevsimine merhaba demeye az kalmıştır. Hastalığı iyice ağırlaşır. Tüm bu güzellikler artık bir şey ifade etmemektedir. O nun için Tedavi olmak için istanbul a gitmek ister. Trabzon dan gelecek olan Karadeniz yolcu gemisi beklenmeye başlanır. (O yıllarda kara yolları yeterli olmadığı için, deniz yolu tercih edilirdi). Denizde de müthiş fırtına vardır. Geminin Görele ye yanaşması imkansız gibi bir şey. Ancak İlgililer nezdinden yapılan teşebbüsler netice verir, geminin Görele ye uğraması sağlanır. Yıl 1946. Haziran ayı başları. Picoğlu nun namını bilen ve O na hayranlık duyguları besleyen geminin süvarisi Deli Bahtiyar salon iskelesini indirterek Picoğlu nu birinci mevkiye aldırır. Başka yolcu da almaz. Gemi artık Istanbu a gitmek üzere yola çıkmıştır. Çıkmıştır çıkmasına da, bu yol Picoğlu için artık dönüşü olmayan bir yoldur. Her ne kadar geminin rotası istanbul dur amma, Azrail O nun rotasını ebedi alemin dönüşü olmayan yoluna çoktan ayarlamıştır bile. Gemi Amasra-Zonguldak arasında seyrederken şu dörtlüğü söyler ve çok geçmeden de son nefesini verir (4 Haziran 1946).
Kestim parmacuğumu
Kanım akıyor kanım
Zonguldağın üstünde
Canım çıkıyor canım.
Geminin seren direğine gemide cenaze olduğunu belirten Sahil Sıhhiye Bayrağı çekilir. Gemi Zonguldak a gelince bayrağı gören Sahil Sıhhiye ilgilileri cenazeyi almak üzere gemiye girmek isterler. Süvari Deli Bahtiyar öfkeyle: Ben kanun manun tanımam. Burada kanun benim. Vermiyorum cenazeyi! diye top gürlemesini andıran bir sesle kükrer ve cenazeyi vermeden yoluna devam eder. Sirkeci rıhtımında, cenaze mahşeri bir kalabalık tarafından karşılanır.
Buradan Kulaksızca götürülerek ebedi istirahatgahına tevdi edilir. M. Sırrı Öztürk unutmadığı anılarından birim de şöyle anlatıyor:
Picoğlu nun öldüğü sene Daylı da bir düğündeyiz. Düğün alayı rahmetlinin evinin yanından geçerken, ustası Karaman Halil Ağa tüm çalgıları susturdu, başladı hıçkıra hıçkıra ağlamaya. Bu durum hepimize çok dokunmuştu. Biz de ağladık. Allah her ikisine de rahmet eylesin!
 Tirebolu Orta cami köyünden Enver Tepe nin bir acısıyla yazımızı noktayalım:
Birgün Tirebolu eşrafından Ahmet Karakaya nın düğününe gelmişti. Bu sırada bir mazı yapımı için bir dut ağacının yerinden sökülüp, bir başka yere dikilmesine karar verilmişti. Olaya şahit olan Picoğlu: Ula uşak, ha bu dutu yerken dersiniz ki, bir gün burada Picoğlu da vardı.
O dut ağacı şimdi yerinde duruyor mu bilmiyorum amma, şurası bir gerçek ki; kemençeler çalınıp, horonlar tepildikçe rahmetli Picoğlu nun Baki kalan bu kubbede bıraktığı hoş sada gönüllerde yankılanmaya devam edecektir.
Picoğlu ekolünü, günümüzde M.Sırrı Öztürk sürdürmektedir.


KEMENÇENİN ORDİNARYÜSÜ PİÇOĞLU OSMAN (GÖKÇE) grubu.

 
BU YAZI/HABER İÇİN YORUMDA BULUNUN
Uyarı: Lütfen yorum yazarken anlaşılır kelimeler kullanın. Yorumu salataya çevirmeyin...
İsim
E-posta
Başlık
Yorum
       Tüm alanlari doldurmaniz gerekmektedir